"Moskova anılarınızı yazın" çağrımıza Sonat Kerem'den güzel bir yazıyla cevap geldi: "Kasvetli bir sonbahar günüydü... Gri gökyüzü, soğuk hava ve somurtkan yüzler neşeyle başlayan o güzelim pazar gününün bir felaketle sonlanacağının habercisi gibiydi... Solneçnogorsk, Moskova’nın yaklaşık 55 kilometre kuzeyinde, “Podmoskove” denilen şehirlerden biri. Geceyi evinde geçirdiğimiz arkadaşımızın evi şehrin güney yakasında, tren istasyonuna 20 dakikalık yürüme mesafesinde. Gece güzel güzel otururken, ben çoğu zaman olduğu gibi yine, herkesten önce uyuya kalmışım.
Arkadaşlarım da hayli geç saatlere kadar kadeh tokuşturmaya devam etmişler. Fakat buna rağmen, sabah çok geç olmadan hepimiz ayaktaydık. Hepimiz dediğim üç kişiydik: ben, arkadaşım ve diğer arkadaşımız. Bir de onbeş yaşına merdiven dayamış, kapkara bir köpekle, üç ya da dört aylık yavru bir kedi. Sabah kahvaltının ardından arkadaşım ve ben, Moskova’ya gitmek üzere Solneçnogorsk tren istasyonunun yolunu tuttuk... Moskova-Podmoskove hattında çalışan “elektriçka”lar, yani elektrikli trenler başlı başına bir yazı konusu. Normal şartlarda hızlı gitmesi gereken trenler, yüz yıllık oldukları için, insanın sabrını zorlarcasına yavaş ilerliyor. Sabahın köründe tıklım tıklım dolu trende kimileri iki saat, kimleri bir saat, kimileri de benim gibi yarım saat ayakta kargatulumba gitmeye mahkum. Tren her durakta durduğunda da, yeni binen yolcular kalabalığı zorlamaya devam ediyor. Kapıları tüm gücüyle çarpanlar, o kalabalıkta iki vagon arasında sigara içmeye çalışanlar, yanında hiç tanımadığı biri olduğu halde, trenin kapısıyla bulunduğu yer arasındaki daracık boşluktan büyük bir dikkatle aşağıya tükürenler, gece geç saatlerde içip içip elindeki şişeyi trenin camına fırlatanlar, duvarlara “Smert çurkam! (Yabancılara ölüm!)” yazanlar, “kara kafalılar”a pis pis bakıp kimi zaman da “haddini bildirenler” vs... Dediğim gibi “elektriçka”larda yaşanan akıl almaz olayların tümünü anlatabilmek için, “Elektriçka ‘kabusu’” başlıklı ayrı bir yazı yazmak gerekiyor. Fakat kimileri için “kabus” olan bu “elektriçka”lar, birçokları için de “ekmek kapısı” olma özelliği taşıyor. İstanbul’da vapurlardan eksik olmayan işportacıların buradaki en gözde mekanları ise “elektriçka”lar. Börekten dondurmaya, şemsiyeden nevresim takımına, çeşitli alet edavattan ansiklopediye kadar, akla gelen her türlü şeyi “elektriçka”lardaki işportacılardan şehirdeki mağzalara oranla çok daha uygun fiyatlara satın almak mümkün. “Elektriçka”larda bu yolla ekmeğini çıkaran herkesin mesleğinin illa işportacılık olması da gerekmiyor. Diyelim ki akşam işinden evine dönen bir memur da, bir anda yanında taşıdığı çantasını açarak içindeki malları tanıtmaya başlayabiliyor. Ve bu, burada son derece normal karşılanıyor. Annem Moskova’ya geldiğinde en çok ilgisini çeken şeylerden biri, sokaklarda yerleri süpüren çöpçü kadınların ne kadar bakımlı, süslü püslü olduğuydu. Bu da, bu topraklarda “emeğin en yüce değer” olduğu zamanlardan günümüze kalan bir miras olsa gerek... Derken, “elektriçka” yolculuğumuzun sonuna geldik... Leningradski Vokzal’dayız... Alt geçitten geçip Moskova’nın “hayat damarı” olan metroya ulaşabilmek için insan selinin ortasında ilerliyoruz. Komsomolskaya metro istasyonu, Yaroslavski, Leningradski ve Kazanski tren istasyonlarının kesiştiği yerde bulunmasından dolayı, Moskova’nın en işlek noktalarından biri. Özellikle sabah erken saatlerde veya akşam iş dönüşü bu istasyona girebilmek, hakikaten yürek işi... Nihayet metrodayız... “Dikkat! Kapılar kapanıyor. Bir sonraki durak, Krasnıye Vorota!” anonsunun ardından normalde kapanması gereken metro kapısı, ortasına özenle yerleştirilmiş boş bir bira şişesinin azizliğine uğrayarak bir türlü kapanmıyordu. Ta ki, artistik bir tekmeyle şişeyi aşağıya yuvarlayan ve sonra çok büyük bir iş yapmış gibi etrafına bakan deri ceketli bir genç duruma el atana kadar. Metro yolculuğumuz topu topu bir durak sürdü. Krasnıye Vorota istasyonunda metrodan çıktık. Ana caddede yürüyoruz... Gümmm, diye bir sesle irkildik. Önce ne olduğunu anlamadık. Sonra başımızı caddeden yana çevirince gördük ki, bir adam yolun ortasında kanlar içinde yatıyor. O anı anımsarken hala o zaman olduğu gibi içim “cız” ediyor!.. Adam ölmüş olabilirdi! Ne yapmamız gerekiyordu! İnsan bazen olaylar karşısında ne yapması gerektiğini bilse bile, derhal o yönde hareket edemeyebiliyor. Başkasından böyle bir olayı dinliyor olsaydım, ilk yapılması gerekenin, hemen yaralıya yardıma koşmak olduğunu söylerdim kuşkusuz. Ama o an nedense, bir anlık bir korkuya kapıldım. Fakat neticede, yüreğimden gelen sesi dinleyerek yapılması gerekeni yaptım ve arkadaşımı da yanıma alarak yerde kanlar içinde yatmakta olan adamın yanına gittim. Her ne kadar olaylar karşısında “Türkiye’de olsa böyle mi olurdu?” demeyi sevmesem de, bazen ister istemez bu tepkiyi vermek zorunda kalıyorum. Çünkü eğer Türkiye’de böyle bir olay olmuş olsaydı, saniyesinde orada yüzlerce kişi toplanırdı. Fakat biz yolun ortasında yatan yaralının yanına yanaştığımızda, orada bizden başka yedi sekiz kişi daha ya vardı ya yoktu; bunlardan ikisi de polisti. Yani etraftan olayı görüp de yardıma koşan topu topu beş kişiydik. İşte bu noktadan sonra da öykümüz, ne yazık ki, trajikomik bir hal alıyor... 25-30 yaşlarındaki adama, karşıdan karşıya geçmeye çalışırken araba çarpmıştı. Yüzü kandan görünmüyordu ve yerde kımıldamadan öylece yatıyordu. O bizim dışımızdaki üç kişi de, “Bırakın, ellemeyin! Ambulans gelene kadar yatsın” demenin dışında bir şey yapmıyordu. Ve olan oldu... Polis, yaralının kulağına eğilerek “Kimliğin var mı kimliğin?” diye bağırmaya başladı. Adam cevap vermek bir yana, söylenenleri bile algılayacak durumda değildi. Fakat polis yılmadan sormaya devam ediyordu: “Nerede oturuyorsun, adresini söyle!”. Çünkü ortada bir kaza vardı ve onun yapması gereken de bir görev vardı: Kaza zaptını tutmak. Onun işi bundan ibaretti. Gerisi onu ilgilendirmiyordu. Aradan beş dakika geçmedi ki etrafta bizden başka kimse kalmamıştı. Polis de, “biz bu tarz olaylara alışığız”diyen bir surat ifadesiyle telsizde birilerine birşeyler söylüyordu. Biz de olmasak yaralı, yoldan umursamazca geçen arabaların altında ezilebilirdi. Bu rezalete daha fazla dayanamayarak arkadaşımla beraber koluna girip yaralıyı yol kenarına taşıdık. Adam tir tir titriyordu. Yediği darbe kadar, sonrasında yaşadıkları da kuşkusuz onun bu hale gelmesinde etkili olmuştu. Adamı kaldırıma oturttuk. Arkadaşım, derhal peçete ve su bulmamı söyledi. Hemen biraz ilerideki “kiosk”a doğru koşmaya başladım. Fakat trajikomik olayların ardı arkası kesilmiyordu... Satıcı kadına, büyük bir heyecanla, çok acil olarak peçeteye ihtiyacım olduğunu söyledim. Kadın camdan peçeteyi uzatır uzatmaz da hemen aldım. Tam parayı verecektim ki, kadın bağırarak elime yapıştı ve peçeteyi geri aldı; “Önce para!” diye haykırmaya başladı. O kadar sinirlenmiştim ki, kendimi nasıl kontrol etmeyi başardığıma hala şaşıyorum. Fakat tabii ki, ben de ona bağırdım ve “Kaza oldu, adam ölecek, ne diyorsun!” tarzı laflar ettim. Kadın bu sefer yanındaki adama dönerek “Saşa, şuna bak, ne diyor bu!” şeklinde birşeyler söyledi. Ben de fırsattan istifade peçeteyi tekrar çekerek elimdeki 10 rubleliklerin hepsini kadına doğru fırlattım ve yaralının yanına koştum... Allahtan, ambulans beklediğimiz kadar geç kalmadı ve gelen ekipler yaralıya gereken müdahaleyi yaptılar. Biz de deminki polise “görgü tanığı” olarak adresimizi ve telefon numaramızı bıraktıktan sonra, yolumuza devam ettik. Fazla söze gerek yok... Son zamanlarda o kadar sık buna benzer olayla karşılaşmaya başladım ki, Rusya ve Ruslara dair olumlu düşüncelerimin darbe yemesinden korkmaya başladığımı açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Ve ben her geçen gün şunu farkediyorum ki, Moskova’da yaşadığım her gün biraz daha tahammülsüz bir insan haline geliyorum. Üç buçuk yıl önce, Türkiye’de yaşadığım zamanlar çok daha sakin yaklaştığım bazı olaylar karşısında artık aynı tutumu sergileyemeyebiliyorum. Bunun da, Moskova’da yaşadığım yılların bir birikimi olduğunu düşünüyorum. Çünkü günlük yaşantımda o kadar çok, “insan olanın yapmayacağı” davranışla karşılaşıyorum ki, böyle giderse birçok kişi gibi ben de, kolayına kaçıp “Lanet olsun!” diyerek işin içinden sıyrılan bir insan haline gelmekten korkuyorum. |