Zaman ne çabuk geçiyor ve hayat ne hızlı akıyor aslında. Bunu anlamak için boyunuz kadar çocuğunuz olması, saçınızda ilk beyaz teli görmeniz ya da onlu yaşlarındaki çocukların size teyze ya da amca diye hitab etmesi yeterli oluyor. Peki yolun yarısı geride kalınca yeni yıla yaklaşırken insanın aklına neler geliyor? Klasik “Ben neler yaptım, neler yapmak istiyorum, ne kadarını gerçekleştirecek gücüm ya da zamanım var?” gibi soruları bir kenara atalım. Bunları düşünmekten ya da tartışmaktan yeterince sıkıldık sanırım. Zaman tünelinde küçük bir gezi yapalım o halde...
Buraya on yıl önce ilk geldiğimde yaşadıklarımı düşündüm geçenlerde. Aslında bu şehrin beni ne kadar değiştiridiğini fark ettim. İçinde Akdeniz kanı olan ben, sabırsız ve tez canlı ben, nasıl da sabır küpü olmuşum Moskova’da. Ama zaten insan yaşadığı kabuğa uyum sağlamazsa nasıl mutlu bir hayat sürebilir ki? Bir adet defter almak için bir kırtasiyenin uzun kuyruğunda bekledikten sonra, sıra size geldiğinde tezgahtarın soğuk kanlılıkla öğle yemeği tatiline çıkması insanı çileden çıkarmaz da ne yapar? Hiçbirşey yapmaz... Belki o gün sinirlenir, kendi dilinizde belki söylenir, alacağınız şeyden vazgeçip çeker gidersiniz. Ama bu şehirde yaşayacaksanız kaç defa vazgeçebilirsiniz ki? Sürekli giderseniz istediklerinizi nasıl elde edeceksiniz? Dolayısıyla sıralarda beklemeye, sıra gelince de karşılaşılan sürprizlere mümkün olan en az sinir bozukluğu ile direnmeye alışıyor insan. Bir de şu metro olayı var tabi... Ne kadar da hayran kalmıştım metro merdivenlerindeki insanların birbirlerine olan saygılarına. Herkesin sağ tarafta durup soldan geçeceklere yol vermesi gerçek bir saygı göstergesiydi elbette... Tabi kapılar kapanmadan metroya binmeye çalışırken üstünüze çıkanlar da merdivenlerdeki aynı kişiler. Önce sinirlenip neye uğradığınızı şaşırsanız da, zamanla siz de bir bakıyorsunuz ki onlara uyuvermişsiniz... Zaten artık o kalabalıkta başka da şansınız kalmadı açıkçası. Bir hattan diğerine geçerken merdivenlerin halini düşününce, kimse artık sol tarafa yer vermiyor. İlk Balşoy Tiyatro’ya gidişimi hatırlıyorum. Öyle anlık bir karardı ve arkadaşla nasılsa girişte bilet buluruz umuduyla görkemli tiyatronun girişinde dikilmiştik. Gerçekten de kısa bir süre sonra elinde birakaç biletle yaşlıca bir bey yanımıza geldi. Pazarlık bile etmeden “Romeo ve Juliet” balesine iki adet bileti yirmi dolara satın almıştık. Hem de balkondan falan değil, Anfityatrdan. Şimdi ikiyüzden aşağısı kurtarmaz sanırım. Tabi bale “Kuğu Gölü” ise kişi başı ikiyüz bile zor kurtarır. Bir de içeri girip de yerimizi bulup oturana kadar bize dikilen yarı şaşkın yarı kızgın ifadeler var tabi. Sanki salonun bizim tarafımızdaki insanları her an üzerimize atlıyacak. Ufak bir afallamadan sonra fark ettik ki herkes neredeyse balo kıyafeti ile, bizim ise üzerimizde günlük kotlarımız. Hiç o kadar utandığımı hatırlamıyorum... O gün bu gündür hiçbir konsere, dansa, opera ya da baleye kot ile asla gitmem. İstanbul’da havanın biraz soğuk olduğu günler çift kat yün çorap üzerine pantalon giyip dışarı çıkan ben burada ilk olarak üst üste giyinmenin üşümeyi önlemeyeceğini de öğrendim. Asıl işin püf noktası doğru giyim malzemesini bulup özellikle ayakları sıcak tutmakta. Zaten çift çorap giymeye kalkarsam dışarıda bir derece de hiç metroya falan inmemem lazım yoksa sıcaktan baygınlık geçirebilirim. On yıl insan hayatında çok önemli bir zaman dilimi. İnsanın damak zevki bile on yılda bir değişirmiş. Ben ki değişik kültürlerin mutfak kültürüne çok açık biriyken bir türlü şu kefir ve tvaroktan haz duymazdım. Hala kefiri çok fazla tercih etmemekle birlikte, canım çok ayran çektiğinde en yakın markete uğrayıp bir şişe bio kefir almam yeterli oluyor. Tvarok ise evimin vazgeçilmezlerinden oldu. Düşünsem kim bilir daha neler çıkar ama burada asıl nokta aslında şu: Ben bu şehre geldim geleli gelişmişim. Büyümüş ve olgunlaşmışım. Elbette yaşın da etkisi vardır ama sonuçta kanınız neyse her yaşta odur. Hala bir parça tez canlılığım yok değil. Ama eğer metro kasası önünde kuyruk beklemem gerekiyorsa, el mahkum bekliyorum. Ne sinirlenmek, ne söylenmek ne de sıkılmak işe çare değil. Ama bir suşi delisi olarak hala, suşi barların önünde oluşan uzun kuyrukları anlayamıyorum. Sanki koskoca şehirde yemek yiyecek başka hiçbir yer kalmamış gibi. Bu ne sabırdır bilemiyorum. Tezgahtarlar da garsonlar da artık işi yavaştan öğrenmeye başladılar. Dikkatinizi çekerim öğrendiler diyemiyorum hala... Ama en azından çaba var. Yine de bazen bir kafede bir fincan çayı bir saat bekleyip sonuçta yeşil yerine siyah çay gelince bam tellerime basıyorlar ama, ne yapalım siyah çay içeriz diyebildiğim zamanlar da olmuyor değil hani. Aslında anladım ki, Moskova da diğer tüm büyük şehirler gibi büyük özveri, sabır ve macera ruhu gerektiren bir yer. Özveri kendiliğinden oluşuyor, hayat şartları sayesinde elbette. Sabır deseniz el mahkum katlanıyorsunuz. Macera ruhu ise zaten doğuştan var. O zaman neden bu şehrin tadını çıkarmayayım ki... Öyle değil mi? İşte Moskova’da girilicek 10. yeni yıl kapıya dayandı. Moskova’daki 10. yılımın şerefine... Yeni yılınız şimdiden kutlu olsun...
Bu posta adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
|