|
Ali Bulaç, Zaman'da yazdı: Moskova güzel bir şehir. Bazı bakımlardan İstanbul'a benziyor, mesela iki şehrin sabit ve hareketli nüfusları birbirine yakın. Birçok bakımdan da İstanbul, Moskova'nın gerisinde. Düzenli, planlı, temiz ve bakımlı bir şehir.
Üç ayrı dönemin mimarisinden üç ayrı ideolojik zamanı izlemek kolay. Tarihî mimari, Çarlık döneminin dinî ve kutsal alem tasavvurunu yansıtıyor. Ortodoksluğun güzel eserleri dimdik ayakta. Komünist dönem kaba, totaliter ve eşitlikçi yapısını dev bloklarda, birbirinin aynısı, tıpkısı olan sayısız binada kendini gösteriyor. Komünizm sonrası dönemin baskın karakteri küreselleşmenin rafine baskıcı ve totalitarist ideolojisini yansıtıyor. Bu tür binalara ve mekanlara cesamet hakim. Salt bir cesamet ve kibir bu! Amorf, içerikten, estetikten yoksun; sonradan görmeliği öne çıkaran; köksüz, temelsiz bir ideolojinin sıra sıra yapıları, gökdelenleri. Ben sadece geleneksel şehirleri değil, yerküreyi yutmaya azmetmiş küreselleşmenin bu yeni ideolojisine "piyasa toplumu ideolojisi" denebileceğini düşünüyorum. Bu kendini bütün ideolojilerin üstünde gören ideoloji her yere nüfuz ediyor, sari bir hastalık gibi yayılıyor, hiçbir meşru dirence tahammül etmiyor, gerektiği yerde güç kullanıyor, kendini işgallerle var kılıyor. İstanbul'da Üsküdar'dan Eminönü'ne geçtiğiniz zaman Barbaros Bulvarı üstünden, Mecidiyeköy ve ötesine bakın, bölgenin bu ideolojinin emredici, tekil ve kimliksiz simgeleriyle dolmakta olduğunu görürsünüz. İşbu belli bölgelerden ibaret kalsa neyse, yakında söz konusu sonradan görmeliğin, tepeden bakan kibirli yapıların bize kendilerini Harem-Haydarpaşa hattı üzerinde, Asya yakasının en güzel sahilinde Manhattan taklidi gökdelenlerle dayatacağına tanık olacağız. İstanbul'dan farklı olarak altını çizebileceğimiz bir nokta şu: Tarihî, dinî ve estetik bir derinlikten bakan iyi yöneticilerin elinde Moskova kolayca toparlayabilir. Tarihî ve kültürel doku buna elverişli. Eldeki zengin mekanlar gururla ve inatla meydan okumaya devam ediyorlar. Komünist dönem koca koca kibrit kutusu gibi sosyal yapılar inşa etmiş ve insanları kişiliksiz yaratıklar gibi içlerine doldurmuş; ama tarihî dokuyu tahrip etmemiş. Haydi itiraf edelim: Allah'ın İstanbul'a bağışladığı eşsiz tabiat güzellikleri -mesela Boğaz, denize hakim tepeler- ve Osmanlı'dan kalma birkaç eser dışında -evet sayılı birkaç eser- İstanbul bizim modernleşme ile tutulduğumuz cinnetin bütün karmaşası, çapsızlığı, kaosu içinde yuvarlanıp gidiyor. Bugün için İstanbul, Doğu Roma-Bizans, Osmanlı'nın başkenti olduğunu göstermeye yetecek zenginlikte tarihî esere sahip mi? Ayakta kalma mücadelesi veren eserlere bakmayın. Ellerinden gelseydi onları da yerle bir ederlerdi, nitekim "Şu Osmanlı'da zerre miktarı akıl olsaydı cami değil, fabrika dikerdi." diyen aydınlar olmadı mı? Tarihî yarımada patolojik denizin ortasında küçücük bir ada gibi kalmış. Binlerce mescit, han, çeşme, hamam, kilise vb. tarihî eser ya yıkılmış, yerine apartmanlar dikilmiş ya da işyeri veya meyhaneye çevrilmiş. ‘Modern zamana ait kaç önemli kongre salonu var?' diye sorarsanız bir elin beş parmağından daha az. CRR, Lütfü Kırdar. Başka? Diğerleri zikredilmeye değmez. Değil Moskova'dakilerle, Bakü'deki kültür merkezleriyle mukayese edildiğinde bizimkiler köy odası hükmünde kalır. Evet, Moskova kültür, sanat ve estetik demektir. Birkaç rakam verelim: Rusya Federasyonu'nun başkentinde 129 tiyatro salonu, 103 sinema salonu, 147 müze, 132 sergi salonu, 133 sanat okulu, 427 kütüphane, 96 büyük çapta park ve dinlenme alanı ve 20 hektarlık hayvanat bahçesi mevcut. Moskova tarih ve kültür kokuyor, ama topu topu 850 yıllık bir şehir. (Yuri Dolgorukiy tarafından 1147 yılında kurulmuştur.) İstanbul 2.700 yıllık bir yerleşim merkezi. Üç kıtanın kesiştiği noktada bulunuyor. Kaç ülke ve başkent gezdim. Modern İstanbul acınacak durumda. Gerçekten Çetin Altan'ın dediği gibi bizim işimiz "Türk'ün Türk'e propagandası"ndan öteye bir adım gitmiyor. |