|
Bu yazı, bir Moskova nostaljisi. Moskova’da demek artık bir ‘tarihimiz’ var ki, ‘nostaljimiz’ de olabiliyor... Ama ondan da öte, Moskova’daki Türk camiasının sahip olduğu güzel bir geleneğin yok olup gitmesinden, ortamın bozulmasından hepimizin suçu olduğunu anlatan bir itiraf bu... En çok Fenerbahçelilerin ve Galatasaraylıların okuyup günah çıkarması umuduyla yazıldı. Bir zamanlar bir “Ağaç Ev” vardı Moskova’da, bilen bilir... İşte o ağaç evin küllerinden dirilen düşünceler, yakınmalar ve serzenişler. Moskova’daki Türkler için bir nevi ağıt...
Bazen Moskova’nın yenisi olan arkadaşlara “Eskiden biz...” diye başlayan cümlelerle birşeyler anlatmaya başladığımda, 1. Cihan Harbi anılarını anlatan dedem gibi hissediyorum kendimi. Halbuki Moskova’nı en eskilerinden değilim. Benim kaldığımın iki katı zaman dilimini burada geçiren yüzlerce kişi var. İşte onların hatırlayacağı bir “Ağaç Ev” nostaljisi yapacağım bugün. F. Bahçelilerin, G.Saraylıların ve diğerlerinin oturup bir an düşünmesini umarak... Eskiden biz “Ağaç Ev”de derbi maçları izlerdik. İlk harflerini büyük yazmamın sebebi, sıradan, ağaçtan yapılma bir evden değil, adıyla, ruhuyla belli bir dönem Moskova yaşamında iz bırakmış “özel” bir anıt-ev’i hatırlıyor olmam. Şu an Paveletskaya’da Uluslararası Müzik Evi’nin (Dom Muzıka) yükseldiği arsadaydı Ağaç Ev... Enka’nın Paveletskaya şantiyesinin lokaliydi, sosyal tesisiydi. İki katlı bir kütük evdi. Alt katta masa tenisi oynardık. Aslında Enka’nın mühendisleri, personeli için yapılmıştı. Ama o dönem, dışarıdan sık sık ziyarete gelen gazetecilerin, bankacıların, elçilik mensuplarının, sınırlı bir dost çevresinin de buluşma noktası olurdu. Yarım ekmek arası kaşarlı tostlarını ve ince belli bardaklardaki çayını unutmadık, unutmayız.. Bugün bana Ağaç Ev’i hatırlatan, G.Saray-F.Bahçe derbilerinin keyfi oldu. O zaman daha aramıza duvarlar örmemiştik. Herkes kendi derneğini kurma sevdasıyla, ortak yaşama alanını terk etmemişti. Sporun barışçı, dostça rekabetle beslenen ruhuna henüz ihanet etmemiştik. Birarada olmayı, birbirimize hiç değilse tahammül etmeyi becerebildiğimiz zamanlardı demek ki... Derbi günü genellikle bir taraftar grubu üstte, diğer grup altta, odalara serpiştirilmiş televizyonların başında toplanırdı. Gol gittiğinde bir tarafta çılgınca bir sevinç, öbür tarafta “Dur bakalım, daha maç bitmedi” diye umudu yitirmeyen bir hüzün hakim olurdu.. Devre arasında çay-sigara molası için herkes kapının önüne çıkar, bu güzel rekabetin şanından olan takılmalar, dalga geçmeler, hatta hafifi yollu el şakaları ile eğlenilirdi.. Mühim olan yan yana, birarada olmamızdı. Türkiye’deki stadyumlarda, polis kordonunda, kafeslerin içine oturtularak bir avuç taraftarın hayvani şartlarda maç seyrettiği günlerin utancını henüz yaşamamıştık. Bu kadar kanlı bıçaklı değildi ortam. Derbinin ruhuna kibrit suyu dökülmemişti. Birimiz olmadan öbürünün olmasının manasızlığına inanırdık. Ağaç Ev, hepimizin ortak paydasıydı. “Seninle ağlarız, seninle güleriz” sloganın asıl muhatabı belki de Ağaç Ev’di. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Enka’nın genişleyen inşaatlarından ötürü Ağaç Ev’in yıkılması farz olmadan evvel, birileri ayrılık tohumunu attı. İnsanlık tarihinin en eski kavga sebebi “mülkiyet duygusu” orada da sökün etti. Birlikte olunacak bir mekandan, birlikte maç seyredilecek bir ortamdan sıkılan birileri, “Biz kendi mekanımızı açalım, kulübümüzü yüceltelim” diyerek yola çıktılar. Sanırım Dante demişti: “Cehenneme giden yol, iyiniyet taşları ile döşelidir” diye... İşte birileri o taşları döşedi. Baba ocağından çıkıp tesbih taneleri gibi savrulmaya benzedi bizim halimiz. Önce Fenerbahçeliler görkemli törenlerle lokallerini açtılar. Sonra Galatasaraylılar aynı yolu izledi. Beşiktaşlıların da bir dernek kurduğu ve bir başka mekanda maçları izlediği duyuldu sonra. Kimisi başarılı, kimisi başarsız oldu. Ne olduysa oldu, en mühimi Ağaç Ev’de yan yana oturup maç izleyen insanlar, artık birbirlerinin yüzünü görmez oldu. Orası, muazzam bir sosyalleşme mekanıydı. Zaten hafta içi iş güçle koşuşturan insanlar, bir maçın yüzü suyu hürmetine birbirlerini görürür, hasbıhal ederlerdi. Fenerli, Cimbomlu filan olmaktan daha onemli, daha anlamlıydı her şey... Futbolla sınırlı kalmaksızın, hayatı, ailelerimizi, işlerimizi konuşurduk orada. Ben o yıllarda, “Gelin bölünmeyelim, imkanlarımızı birleştirip küçük de olsa bir Türk Kültür Merkezi ya da spor lokali mekanı yaratalım. Haftada bir gün maç seyretmek uğruna o ağır maliyetlerin altına kimse tek başına girmesin. Bunu anlamsız bir yarışa dönüştürmeyelim” diye çok söyledim. En önemli şahidim Erhan Özçelik’tir, isteyen sorsun! Ama bizim sesimiz vızıltı gibi kaldı elbette. Sonuçta bugünkü paramparça tablo çıktı. Herkes bir köşeye savruldu. Kimin ne yaptığından öbürünün haberi yok. Kaynaşmamız, yakınlaşmamız, sosyalleşmemiz gereken bir ortamda köprüleri atıp, kendi küçük sırça köşklerimize çekilip yaşıyoruz. Çok sevdiğim Fenerbahçeli arkadaşlarımı ya tesadüfen bir yerlerde görüyorum, ya da haberlerini dolaylı alabiliyorum arada sırada... Sonra da “Birlik ve beraberlik, Kuvayı Milliye ruhu”ndan bahsediyor bazıları. Böylesi daha mı güzel, varın siz karar verin. Ben kendi namıma önce ‘karşı cephe’de kalan eski dostlarımı kaybetmeyi sindiremedim. Sonra da Türk futbolundan soğudum. Bunun nedeni, Türkiye’de futbolun getirildiği çirkin ortam. Ortada sanki savaş var. Ama seyre değer bir futbol yok. Bir futbolsever olarak, gerçekten futbol oynanan İngiliz, İspanyol, İtalyan liglerinden maçlar izliyorum bazen keyifle. Son iki yıldır bir veya iki futbol maçı izledim Türkiye’den; o kadar. Yani benim soğumam camiadan değil, futbolan kaynaklanıyor. (Son zamanlardaki her yoklamada ‘yok’ yazıldığımı biliyorum Bahattin, affet!) Ama o bölünmüşlük hali de tuz biber ekiyor üsütüne... Merak ettiğim ne, biliyor musunuz? Hadi Türkiye’de gittikçe bozulan siyasi, sosyal ortamın beslediği bataklık havasını, bunun futbolu da çirkinleştiren yansımalarını anlıyorum ve dertleniyorum. Hadi diyelim orada bu bataklığın şartları var. Peki kuzum bize ne oluyor? Rusya’da yaşayan Türk camiası, neden örnek olacağı Türkiye’yi tüm olumsuzlukları ile kendisine örnek alıyor? Hadi orada işsizlik, ekonomik, siyasi, sosyal, cinsel dertler ucu ucuna eklendiğinde yamuk yumuk bir toplumsal tablo çıkıyor. Burada herkesin işi gücü yerindeyken, sorunların çoğundan azade bir ortam varken neden bu bölünmüşlük tablosu? Neden bu biraraya gelememezlik sendromu? Birilerinin “Dükkan küçük olsun ama benim olsun” kaygısı mı? “Biz yan yana oldukça spor da hayat da güzel” düşüncesinin sahiden tabutu çivilendi de, “Hepiniz o... çocuğusunuz!” diye arkadaşının yüzüne karşı slogan atanlar mı bayrağı kaptı? Ve de biz buna layık mıyız? Sizi bilmem ama ben Ağaç Ev’i çok özlüyorum. Çok arıyorum. Ağaç Ev ile birlikte yıklıp giden, bizim en çok sarılmamız gereken şey miydi yoksa? Ne dersiniz Erhan, Akın, Orhan, Bahattin, Şahin, Eray, Muzaffer, Bozkurt, Hulki, Derya, Selim, Savaş... Tüm eski ve eskimeyen dostlar, sahi ne dersiniz? |