|
Her zaman güler yüzle sınıfa giren Rusça hocamızın, bugün suratında anlam veremediğimiz hüzünlü ve düşünceli bir ifade vardı. Kendisini derse konsantre ederek hemen konuya girmeye çalıştı; ama kafası başka yerdeydi. Gözleri dolu dolu olmaya başlamıştı. Ve sonunda dayanamayarak “modernleşme buysa olmaz olsun” cümlesi titreyerek dudaklarından dökülüverdi. Hikayenin bundan sonrasını onun ağzından dinleyelim:
“Her günkü gibi üniversiteye gelmek için metroya bindim. Kalabalıklaşmadan kendime bir yer bulup oturdum. Tam çantamdan kitabımı çıkarıp okumaya başlayacakken, metro kapısının kapanmasına saniyeler kala yavaş adımlarla benden yaşça daha büyük bir hanım metroya bindi. Elleri kolları dolu, kendine ayakta duracak yer aramaya başladı. Bu sırada benim de gözlerim tam karşı sıramda oturan iki gence takıldı. Kulaklarında kocaman kulaklıklarla herkesin duyabilebileceği şekilde müzik dinliyorlardı. Dünya yıkılsa umurlarında olmayacak bir halleri vardı. Öyle de oldu zaten... Bir sonraki durakta metronun biraz olsun boşalmasıyla beraber ayakta durmakta zorlanan ve yaşı oldukça geçkin olan bu bayan bahsi geçen gençlerin önüne geldi. Yol boyunca onları izledim; acaba akıl edip içlerinden biri kalkıp bu bayana yer verecek mi diye. Ben bunları düşünürken metro ani bir hareketle durdu ve bu yaşlı kadın ellerindeki paketlerle yanındaki adamın üstüne doğru sendeledi. Bunu gördükten sonra yaşıma bakmayarak (55-60 yaşlarında) bu bayana ben yer verdim. İkimizin de gözlerimizi aynı tarafa yönelerek hüzünlü bir şekilde birbirimize baktık.” Hocamızı bu kadar üzen şeyin ne olduğunu anladıktan sonra o yakınmalarına devam etti. “Bizim zamanımızda böyle miydi? Gencin yaşlıya saygısı, yaşlının da gence bir sevgisi vardı. Apartmanda, sokakta karşılaşan insanlar birbirlerini tanımasalar bile birbirleriyle günaydınlaşır, iyi akşamlar dileklerini iletirlerdi. Erkeklerin kadınlara büyük bir saygısı vardı. Nerede olursa olsun mutlaka kapılarını açar, yer verirlerdi. Kadınlar da doğasından gelen bir zerafetle hafifçe teşekkür ederlerdi. Şimdikiler gibi sokakta ellerine aldıkları sigara ve içki şişesiyle dunyadan bihaber gezmezlerdi. Ya bizim nesil artık iyiden iyiye yaşlandı ya da “modernleşme” denen bu canavar bizi içten içe yiyor ama biz, toplumumuz bunu farketmiyoruz. Özümüzü kaybediyoruz.” Nedense bu sözler, bu örnekler ve yaşananlar bana o kadar tanıdık geldi ki... Kendimi Rusya’da değil Türkiye’de üniversitedeki hocam konuşuyor gibi hissettim. Acaba gerçekten onlar mı bütün bunlara ayak uyduramıyor yoksa biz, içine girdiğimiz bu girdapta neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaz hale mi geliyoruz? Neden güzel şeyleri mutlaka “eskimiş” sınıfına koyup bize ait olmayanları kolayca benimseyip, yozlaşıyoruz? Neden özümüzdeki güzellikleri de koruyarak modernleşemiyoruz? Sanıyorum temel sorun modernleşmede değil de, modernliği kolaycılığa ve vurdumduymazlığa açılan kapının anahtarı haline getiren toplumsal çözülmede. Dönüşümlerin hızlı ve acımasız yaşandığı Rus ve Türk toplumlarına benzeyen toplumlarda çözülmelerin etkisi de bir o kadar çabuk görülüyor. Keşke modernleşme denilen bu güçlü silah onu yanlış yönde kullanan yeni nesillere dönüp, “Beni, bu hızla tüketmeye devam ederseniz ben sizin de başınıza şimdikilere olduğumdan çok daha erken yaşlarınızda dert olmaya başlayacağım” diyebilse. |