|
Tülin Dirik Yet de "eş durumundan" Moskova'ya gelen Türklerden biri. "Ne dilini bilirim ne de yolunu. Aslında hakkında bir şey öğrenmek istemediğim bir yerdi Moskova, Rusya. Dünya haritasına bakarken bile Rusya’ya bakmamak için gözümü kaçırır, sevdiğim ve de merak ettiğim memleketlere bakınırdım, Hindistan, İran gibi..." diyor yazısında. Ama mecburiyet hasıl olup da Moskova'ya gelince, zamanla değişiyor herşey. İşte Tülin Dirik Yet'in MoskovaLife.Com kaleme aldığı ilk izlenimleri sizinle paylaşırken, daha sık yazmasını diliyoruz:
Moskova’da bir Türk
“Diyavuşka ..... “ Bana herhalde adresi soruyorlar, ben yalnızca şunu söyleyebiliyorum: “I am sorry.” Ne dilini bilirim ne de yolunu. Aslında hakkında bir şey öğrenmek istemediğim bir yerdi Moskova, Rusya. Dünya haritasına bakarken bile Rusya’ya bakmamak için gözümü kaçırır, sevdiğim ve de merak ettiğim memleketlere bakınırdım, Hindistan, İran gibi... Maalesef ön yargılarım vardı. Her ne kadar “ön yargı” kavramına karşı olsam da, ben de o hastalıktan mustariptim. 10 Ocak 2006 tarihinde, Moskova ile ilk tanışmamız gerçekleşti. Havaalanı, yollar, arabalar, insanlar... Bir tarihte dondurulmuş haliyle yaşıyorlardı. Ama bir kısmının günümüz tarihi için bile fersah fersah ileride sayılabilecek hayatları vardı sanki. Bana mı öyle geliyordu acaba? Yazılara bakıyordum. Çok garip gelmişlerdi, ters dönmüş “N, E” harfleri, tuhaf şekiller, ki sonradan “D” harfine tekabul ettiğini öğrenecektim ve de diğerleri tabii... İlk izlenimlerim, tipik, soğuk, belki de ruhsuz Avrupa şehriydi. Ama bir farkı vardı, burası yaşayan, kalabalık bir şehirdi. Bu özelliği hoşuma gitmişti. Zira İstanbul’un adrenaline alışık biri için bu önemli bir özellikti. Veee... Kızıl Meydan’dayız. Kırmızı binalar, büyük bir meydan, adeta rahat nefes almayı sağlayan bir yer. İşte St. Basil Katedrali. Öylece kalakalmıştım. Büyüleyiciydi. Bu katedrali, aylar sonra ziyaretimize gelen kardeşimizin minik oğluna “pasta ev” olarak tanıtmıştık. Bu benzetme belki biz büyükler için de yerinde olabilir, kimbilir. Bu renkler, katedral için fazla değil miydi? Yani burası ciddi bir yerdi neticede ve de biraz daha ağır duruşu olmalıydı, değil mi? Yalnızca St. Basil değil hemen hemen tüm kiliseler renkliydi. Havanın renksizliğini gidermek içindi belki de! Ya da benim tahmin ettiğim gibi tipik Batılı değil miydi burası? Daha sonradan, kilise kubbelerinin şeklinin, ateşi çağrıştırdığını öğrendim. Rus kültüründe ateş, ışıktan daha temiz kabul edilirmiş. Hz. İsa’nın ateş ile vaftiz ettiğine inanırlarmış... İlk 3 günlük Moskova ziyaretimde, Kremlin Meydanı, Tverskaya ve Arbat bölgelerini ve de en çok merak ettiğim metroyu görmüştüm. Bir turistin görmesi gereken yerlerdi buralar. Tverskaya, İstanbul’un Nişantaşı bölgesi gibi diye tanıtılan bir caddesiydi Moskova’nın. Lüks mağazalar, arabalar, cafeler... Rusya gibi değildi burası. Bir başkalaşım geçirmiş bir yerdi. Komünizmin hiçbir izine rastlanmayan, ama açıkçası, “tek tiplikten” daha evrensel bir “tek tipliğe” geçişin büyük oranda yaşandığı bir mekandı. Aynı şey Arbat bölgesi için de geçerliydi. Eski Arbat, İstanbul’daki “Beyoğlu” olarak tanıtılmıştı. Ama şu farkla, daha az insan ve de daha az müzik olmak kaydıyla. Güzel yerlerdi, ama bana göre en kendine has yerler metrolardı. 1984 filmindeki görüntüye en yakın bölümdü. Filmin bir karesini yaşıyormuşum gibiydi ya da başka bir ifade ile, önyargılarımı oluşturan, biraz çekindiğim özellikleri yoğun bir şekilde yaşıyordum. Yürüyen merdivenlerden aşağıya inerken, yapılan anonslar, insanlar ve ilginç kıyafetleri, bana merkezi bir yerden emirler savuruluyormuş hissi uyandırmıştı. Savaşın ayrıntıları veriliyordu sanki anonsta, insanlar bu yüzden gülmüyorlar ve de gergin görünüyorlardı. Ama tam bunları düşünürken, McDonald’s ilanını duvarda görmüştüm ve böylece, kafamda oluşturduğum kurgum bozulmuştu. Anonsların ise reklam olduğunu ancak bu ilanı gördükten sonra tahmin etmiştim. Son günümde, B. Nikitskaya’da bulunan konservatuarda ilk klasik müzik konserine gitmiştik. Oda orkestrasıydı ve de konser küçük salonda gerçekleşiyordu. Çok güzel bir konser izliyorduk. Türkiye’den farklıydı bu konser. Evet, Türkiye’de de yabancıların icra ettiği konserlere gitmiştim, ama burası yine de farklıydı. Çünkü, biz Zeki Müren’i nasıl dinliyorsak onlar da, Çaykovski ya da bir Mozart’ı öyle dinliyorlardı. Sonra alkışlar ve çiçekler!!! İşte beni şaşırtan başka bir özellik. İzleyicilerin bir kısmı, ki bana göre büyük bir kısmı, çiçek getirmişlerdi. Bütçelerine göre yaptırılmış bir çiçek sanatçıya takdim ediliyordu. Oysa çiçeği veren kişi, kendince iyi giyinmiş olduğu halde, durumunun nasıl olduğunu net bir şekilde ele veriyordu. Çiçek getirmişti. Bunu anlamakta zorluk çekiyordum. Zira, türkiye’de orta halli bir insan, ne konsere giderdi, ne de çiçek alıp sanatçıya verirdi. Türk toplumunu yermek gibi bir amacım yok ama kültürlerin ne kadar farklı olabildiğini göstermek açısından iyi bir örnekti konser. Müzikle ilgili diğer konu ise, metro ve alt geçitlerde ve de bilhassa akustik lokasyonlarda icra edilen müzikler. Benim favorim, Kızıl Meyda’na çıkan alt geçitteki müzisyenler. 6-7 kişilik bir grubun yapmış olduğu müzik genelde çok izleyici çekiyor. Keman ve kontrabas’tan oluşan enstrümanların çaldıkları müzik, tabii ki klasik müzik. Yalnızca müzik değil, resim konusunda da oldukça iyiler. Gezmiş olduğum müzelerde inanılmaz güzellikte resimler görmüştüm ve de buralarda bir sürü ziyaretçi vardı. Ama bu ziyaretçilerin büyük bir kısmı Rus’tu. İlginç değil mi? Türkiye’de “müzeye yalnızca turistler gider” inancımı yıkan bir özellikle karşılaşıyordum. Müzeler, bir tarihten alınmış getirilmiş objelerin, her daim millete gösterildiği, yaşayan yerlerdi. Bizdeki gibi, tozlanmış, köhneleşmiş, unutulmuş yerler değil. Rus toplumu için ormanın önemli olduğunu hem gördüm hem de okudum. Moskova çevresinde büyük ormanlar, bu yüzden de daça alışkanlıkları oluşmuş. Türkler için tarla, bağ, bahçe ne ise, Ruslar için de ormanlar aynı şeyi ifade ediyordu. Görmedim ama okuduğum kadarı ile, köy evlerinin bir köşelerinde ikona ve bir balta dururmuş. İkona inancı temsilen, balta ise, ormandan herşeylerini temin ettikleri ve sevdikleri yeri temsilen. Yemeklerini, evlerini ormandan yaptıkları için, ormana saygı duyuyorlar ve de en önemlisi ormanı seviyorlar. Türk toplumunda maalesef eksik olan bir özellik. Seyahatimin sonunda, kafamda oluşan Moskova portresi, kültürel faaliyetlerin çok olduğu, ama bunu sevdiği için paylaşan; Batılı görünümünde, ama gerçekte tipik bir Doğulu, kalabalık ve hareketli bir yer olduğuydu. Genel hatlarıyla Moskova’yı sevmiştim. Ve de önyargılarımı kenara bırakıp, Moskova’yı tanımaya karar verdim.
|