|
Moskova nehrinde, bir martı var. Ama bir tek martı. Bağırmadan, sessizce, nehirin üzerinde süzülüyor. Tek başına. Nasıl olur diyorum. Onu gördüğüme seviniyorum ama bir yandan da acıyorum ona. Öyle tekbaşına. Sessiz. Çok şeyler hatırlatıyor o martı bana. Bu yüzden gözümü kırpmadan onu izliyorum. İzliyorum ki, onu kaybetmeyeyim. Ama bazen o martıyı bir tek ben mi görüyorum diye sormadan edemiyorum... Tülin Yet'in yazısı:
Aşk ve Bereket Tanrıçası İnna ile Çoban Tanrısı Dumuzi evlenirler. Bir müddet sonra Tanrıça İnna, yeraltında yaşayan kızkardeşine ziyarete gider. Kızkardeşi ise yeryüzüne ancak yerine birine teslim ettiğinde çıkabilmektedir. İnna yeryüzüne çıkar ve yerine geçebilecek birine bakar. Herkes İnnan’ın yokluğuna üzülmüştür, bu yüzden kimseyi, oraya yollamaya kıyamaz, ancak kocası Dumuzi’nin karısının yokluğunda en güzel kıyafetlerini giymiş, karısının yokluğunu aldırmadığını görünce, onu yeraltına yollamaya karar verir. Dumuzi yeraltına gönderilir. Ancak o yeryüzüne çıkmak için yalvarır yakarır. Ve en sonunda yılın yarısını yeraltında, yarısını yerüstünde geçirmek üzere karar alınır. Dumuzi yeryüzüne çıktığı gün, karısı İnna ile birleşir. Bununla yeni yıl başlar, ve ülkeye bereket gelir. Hayvanlar yavrular, bitkiler fışkırır, kısaca doğa canlanır, neşelenir... Bu, Sümerlilere ait bir hikayedir. Tek tanrılı dinler öncesinde, ve de zaman zaman tek tanrılı dinler sırasında da, eski çağ topluluklarınınn, doğayı ve evreni temsil eden birer tanrıları olurmuş. Toprak, doğurganlığı nedeniyle dişi olarak kabul edilirmiş. Bu yüzden de, toprak ana olarak anılır, bahar mevsimindeki doğurganlığı ve bereketi nedeniyle, kutlamalar yapılırmış... Baharın gelişini çok severim. Nerede olursa olsun, bahar güzeldir. Ama İstanbul’da daha bir güzeldir. Doğa kıpır kıpır, yerinde duramaz. Tatlı serin bir hava ve göz kırpan bir güneş. Ağaçlarda tazecik, canlı bir yeşillik, kiminde pembe, kiminde beyaz çiçekler, ortalığı mis gibi kokuturlar. Bizim sokağımız ıhlamur kokar örneğin. Eskiden çıkmaz sokak olduğu için ama artık “çıkılan” yani normal bir sokak olduğu halde, fazla arabanın geçmediği, bu yüzden de sokakta sere serpe dolaşabileceğin, şirin mi şirin bir sokaktır bizim sokak. Büyük büyük apartmanlara rağmen, doğayı hissedebilidiğiniz bir yerdir. Kediler, kendilerini güvende hissettiği için, ve de kedisever bir sürü kişiler olduğu için, artık kaçıncı kuşak olduklarını sayamadığım bir kedi familyası yaşar bu sokakta. Kediler artık o kadar bizden biridirler ki, sokak kapısının önünde miskin miskin otururlarken, birileri apartmana mı girecek yoksa çıkacak, hiç umurlarında olmaz. Mağrur, gururlu duruşlarından asla taviz vermezler. Hele bir tanesi var ki, “ben bu sokağın en güzel kedisiyim” duruşuyla, ortalığı kasıp kavurur. Sokak kapısının yan köşelerinde duran betonun üzerinde “sfenks” gibi dururlar, ve herkesin ona hayran olmasını beklerler. Artık hava ısınmıştır, bu yüzden yürüyüşümüzü Fenerbahçe parkına kadar uzatırız. Bakımlı, yeşil, pembe, mor, sarı, kırmızı... ve nice renkleri bir arada barındıran, çok güzel bir parktır, Fenerbahçe parkı. Yarımada şeklinde olup, ada manzaralı, harika bir yerdir. Parkın en güzel bankını gözümüze kestirip, oraya kuruluruz. Adalara karşı, denizin dalga sesini duyarak, ağaçların rüzgardan çıkan seslerini, mis gibi kokan çiçekleri algılayarak öylece otururuz. Bu film müziksiz olmaz değil mi? İşte dünyanın en güzel senfonisi çalmaya başlamıştır. Doğanın yaramaz kuşları; serçeler, güvercinler ve denizin sembolü martılar. Ama en çok da martılar... Vapurların aksesuarı gibidirler, peşlerine takılıp, atılan yiyeceklerden pay kapmak için olmadık cambazlık yapan, denizin “cincan” kuşları. Parkta en çok onları izlemeyi severiz. Yaramazlıkları, bağrışmaları ayrı bir keyiftir... Moskova nehrinde, bir martı var. Ama bir tek martı. Bağırmadan, sessizce, nehirin üzerinde süzülüyor. Tek başına. Nasıl olur diyorum. Onu gördüğüme seviniyorum ama bir yandan da acıyorum ona. Öyle tekbaşına. Sessiz. Çok şeyler hatırlatıyor o martı bana. Bu yüzden gözümü kırpmadan onu izliyorum. İzliyorum ki, onu kaybetmiyeyim. Ama bazen o martıyı bir tek ben mi görüyorum diye sormadan edemiyorum... |